Lohusa Yanına Ne Gider? Herkesin “Kadın Olmak” Üzerine Konuştuğu, Ama Az Kişinin Gerçekten Konuştukları Şey
Lohusa denince aklıma hemen gelen şey, belki de etrafımdaki herkesin farkında olmadan bana sürekli dayattığı bir yargı: “Ne kadar tatlı bir dönem, değil mi?” Gerçekten de böyle mi? Herkesin bir araya geldiği, çiçekler ve meyve sepetleriyle dolu odalar, minik bebeklerin uykusuz ama mutlu anneleri… Ama benim gözümde tam tersi bir senaryo var. Lohusa dönemi, toplumun kadına bakışının, normlarının ve “iyi anne” algısının tüm çıplaklığıyla yüzümüze vurduğu bir dönem.
O yüzden, bu yazı biraz farklı olacak. Herkesin sevdiği, “çok tatlı” dediği lohusa dönemini hem güçlü, hem zayıf yönleriyle analiz edeceğim. Korkmayın, yer yer mizah yapacağım ama bu ciddiyetin içinde kaybolmaz. Zira bu, ciddi bir konu.
Lohusa Dönemi: Güçlü ve Zayıf Yönleriyle
Güçlü Yönleri: Annelik ve Toplumun “Kadın” Olma Hali
Lohusa dönemi, elbette ki anneliğin o saf, masum anlarının vücut bulduğu anlardan biri. Tabii ki, annelikle ilgili sevgi ve minnettarlık duygusu paha biçilemez. Her yeni doğan bebek, o kadar çok sevgi taşıyor ki; bebeğin üzerine, neredeyse bütün dünya üzerine güneş doğuyor. Annenin ise bu dünyaya duyduğu o tarifsiz bağlılık, etrafındaki her şeye yansıyor.
Bir yanda, şunu kabul etmek lazım: lohusa yanına “beyaz güller” götürmek, o cici ve sevimli hediyeler almak gerçekten tatlı olabilir. Toplumun “iyi anne” rolünü seviyor. İnsanlar, başkalarına acıyıp elini uzatmayı seviyorlar. Bebek ve anne, anında ilgi odağına dönüşüyor ve evet, bazen bu ilgi gerçekten de iyileştirici olabiliyor. Ama burada bir sorun var: Toplumun “ne güzel, tatlı bir dönem” bakış açısı aslında bu dönemin gerçekte nasıl olduğuna dair ciddi bir körlük yaratıyor.
Bence buradaki soru şu: Herkes “lohusayı” iyi bir anne, iyi bir kadın olarak mı görmek zorunda? Annelik demek, sürekli sevgi ve minnettarlık demek midir, yoksa bir kadının yalnızca anne olmasından dolayı yükümlü olduğu bir şeyler de var mı? Annelik rolüne giren her kadının, belli kurallara uyması bekleniyor. Kendisini sürekli bir gözleme altına alınmış hissetmek zorunda mı?
Zayıf Yönler: Toplumun “İyi Kadın” İmajı
Ve işte burada, lohusa dönemi en büyük zayıflığını gösteriyor. Gerçek şu ki: Çoğu zaman, toplumda bir kadının lohusa olma hali, onun “iyi kadın” olma durumuyla özdeşleşiyor. Bu, hem bireysel hem de toplumsal olarak kadının kendisini nasıl hissettiğini doğrudan etkileyen bir etken. Bu baskı, ne yazık ki çok fazla kadının lohusa dönemini gerçek anlamda yaşamasına engel oluyor. Kadın, sürekli olarak dışarıdan gelen normlara uyma zorunluluğu hissediyor.
Lohusa dönemi dediğimiz şey aslında sadece annelik değil, bir kadın kimliğinin de dayatıldığı bir dönem. Bebeği büyütürken kadın, ne yazık ki kendi kimliğini çoğu zaman kaybediyor. Bir kadın, annelik dışında başka bir kimlikte var olabilir mi? O kimlik yalnızca “anne” olmakla mı sınırlıdır?
Bu dönemde anneler, bir yanda “bebeğin iyi olmalı” baskısı ile boğulurken, bir yanda da “iyi bir eş, iyi bir kadın” olmak zorunda hissediyorlar. Oysa ki kadınlar, her gün birbirlerinden farklı bir deneyim yaşıyorlar. Kimisi evde yalnız, kimisi ailesiyle yardımlaşarak, kimisi de bir sürü insanın içinde kendini kaybediyor. Peki, sadece “iyi anne” olmanın yeterli olduğunu düşünmek, bu kadınların tüm deneyimini göz ardı etmek değil mi?
“Lohusa Yanına Ne Gider?” Sorusu: Toplumsal Normlar ve Gerçekler
Bir de şu mesele var: “Lohusa yanına ne gider?” Gerçekten de bu kadar süslü ve cici hediyeler, lohusa dönemiyle örtüşüyor mu? Bir kutu şeker, bir paket çikolata veya geleneksel olarak lohusa şerbeti ve lohusa çayı, ne kadar anlamlı? Toplum bu dönemin “tatlılık” üzerine mi kurulu olduğunu sanıyor, yoksa bir kadının bu dönemde daha ciddi ihtiyaçları olabilir mi?
Gerçek şu ki, herkesin acilen gerekli olduğu düşündüğü şeyler arasında lohusa psikolojisi göz ardı ediliyor. Herkes, kadına bir hediye alıp “çok güzel bir iş yaptığını” düşünse de, aslında bir kadının gerçek ihtiyacı yalnızca fiziksel değil, psikolojik destek. Herkes ona ne kadar iyi bir anne olduğunu söylemek zorunda mı? Oysa ki, belki de kadın bir şeyleri yanlış yapıyordur, belki de hiçbir şeyin mükemmel olmasına gerek yoktur.
Bu noktada bir soruyla yüzleşmemiz gerek: Kadınlar, anneliklerini sorgulamak yerine, neden sadece ideal anne olmaya çalışırlar? Ve bu baskılar, kadının kişisel gelişimine, duygusal ihtiyaçlarına ne kadar zarar verir?
Sonuç: Ne Gider? Kim Gider?
Lohusa yanına ne gider? Hediye, çiçek, şeker? Ya da belki, bir kadının sesini duyabileceği, kendisini hissettirecek bir destek mi gider? Bir kadının lohusa dönemini, yalnızca “tatlı” görmekle yetinmek, gerçek anlamda ona “gerçekten” bir şey vermek arasında büyük bir fark var.
Bence, bir kadına hediye olarak “gerçekten yanına gidecek” şey; sadece maddi ya da geleneksel bir şey değil. Bazen yalnızca dinlemek, anlamak, zorlandığında yanında olmak, bütün bu normların ve baskıların üstesinden gelmesine yardımcı olabilir.
Sizce de lohusa dönemi, kadının yalnızca annelik kimliğiyle tanımlandığı bir süreç olmalı mı? Yoksa bu, kadının kendisini yeniden bulmasına fırsat veren bir dönem mi olmalı?